4 Şubat 2011 Cuma

Do not read beauty magazines they'll ony make you feel ugly.

"Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..." - Chuck PALAHNIUK


25 Ocak 2011 Salı

DENİZİ ÖZLEYENLER İÇİN

Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
Bakar ağlarım.
Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,
Bir midye kabuğunun aralığından:
Suların yeşili, göklerin mavisi, Lapinaların en harelisi...
Hala tuzlu akar kanım
İstiridyenin kestiği yerden.
Neydi o deli gibi gidişimiz, Bembeyaz köpüklerle, açıklara!
Köpükler ki fena kalpli değil,
Köpükler ki dudaklara benzer;
Köpükler ki insanlarla Zinaları ayıp değil.
Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret.
Orhan Veli KANIK

22 Ocak 2011 Cumartesi

Yukarıdaki resim de Rocky III'ün son sahnesinin tuale dökülmüş hali. Rocky, Apollo'ya verdiği sözü tutuyor

Ultra

Sebastien Louis Lüksemburg`da yaşıyor. 2007 senesinde Perpignan Üniversitesi`nde italyan ultraları üzerine yazdığı tezle doktorasını bitiriyor. Luxembourg Contre Le Racisme adlı organizasyonun kurucusu ayrıca Mondiali Antirazzisti futbol turnuvasının da hamallarından. Commando Ultras`84 emekçilerinden. Şu aralar ikinci kitabını yazmakla meşgul.


İlk önce kitabından "Le phénomène ultras en Italie"den başlayalım. Henüz türkçeye çevrilmediğinden Türkiye`de basılmadı. Anlatır mısın nedir içeriği, neden Ultras en Italie?

Sébastien Louis: Bu kitap benim üniversitedeki araştırma konum aslında. 2002`de mezun olurken bir tez konusu istendi, ilk düşündüğüm konu bu oldu. Beni tanıyanlar pek şaşırmadı çünkü uzun yıllar bu kültürün içindeyim. 1994`ten beri Olimpik Marsilya`nın Commando Ultras grubu üyesiydim. O zamandan gelen bir tanışıklığım aslında hayranlığım vardı İtalyan ultralara. Kendi grubumuz da 1984 yılında ortaya çıkarken İtalya`daki gruplardan esinlenmişti. İtalya`daki ultra hareketinin başlangıcı 1960lı yılların sonunda gerçekleşirken biz tam 15 yıl sonra adapte olmaya çalışıyorduk dolayısıyla İtalya bizim Mekke`miz gibiydi. Kurulduğumuz ilk günlerden beri Sampdoria ultraları ile sıkı bir dostluğumuz var.

İtalya`ya ilk kez 1996 yılının mart ayında gittim Udinese-Sampdoria maçı için. Benim için inanılmazdı, o atmosferden büyülenmiştim. Ultralar o zamanlar oldukça güçlüydü en alttaki liglerde bile inanılmaz tribünler vardı. O zamandan beri de bulabildiğim her kitabı, materyali toplamaya başladım ve sürekli İtalya`ya gittim. En az 50 maç izledim ultralarla beraber. Serie A`dan Serie D`ye, Venezia`dan Napoli`ye kadar, bütün derbi maçlarında hatta 1000 kişiyi geçmeyen kale arkalarında bile bulundum. O yüzden bu konuyu seçmek benim için zor değildi, düşünmedim bile. Tehlikeli ve kaçık olarak bilinen bu italyan alt kültürünü tarihsel açıdan anlatmaktı amacım. Tek sorun tez danışmanımı ikna etmekti ama o da oldukça geniş bir insandı şansıma. Üniversiteden bu şekilde mezun olunca master tezim için de temel oluşturdu. Aynı şekilde 2003 yılında tezimi geliştirerek mezun oldum. Commando Ultras`tan arkadaşlarım da beni teşvik etti tezimi kitaplaştırmam konusunda. 2005 yılında Paris`te bir yayınevini ikna ettim. Kitabım birkaç güncellemeyle basıma hazırdı. 2006 yılında da yayımlandı. İtalyancaya çevrildi. Şu aralar ingilizce çevirisi için uğraşıyorum.

O halde İtalya`daki bu kültürü en iyi tanıyanlardan biri olarak sormak istediğim şey şu… Sence son yıllarda yaşanan olaylar ve yeni kanunlar Ultras hareketinin sonu getirir mi? Ya da getirdi mi?

S.L.: Bence abartıyorsun, ultraların uzmanı değilim, sadece onlarla oldukça fazla vakit geçirdiğimdem son 10 yıldaki değişimlerin içinde yaşadım. Ama bu kültürün iyi bilenleriyle tanıştım bu süre zarfında, onlardan çok şey öğrendim. Tek farkım bu bilgiyi derleyip kitaplaştırmak oldu çünkü bu insanlar kendi projeleriyle o kadar meşguldüler ki bütün bu hazır materyali saklamayı bile düşünmemişler. Bolonya`daki Progetto Ultra ile biz bütün bu hazır materyali saklamak fırsatını da bulduk. Baştaki soruya dönersek eğer, italyan ultra hareketi uçurumun kıyısında diyebilirim. Eğer geneline bakarsan bütün bu yeni kanunlara rağmen ultralar hala ayakta ama sadece isim olarak varlar artık. İçerik olarak yoklar. Kendini ayakta tutan birkaç küçük grup dışında varlıklarından sadece kağıt üzerinde sözedebiliriz. Nasıl ayakta kalabilirler ki… Maçların bir çoğu deplasman tarafarına kapalı kapılar ardında oynanıyor. Stad çevresindeki kontroller sıkılaştı, hareketlerinde dikkatli olmak zorundasın. Tribünlerde çok fazla baskı var. Yeni kanunlar, kurallar… Geçen eylül ayından beri Napoli taraftarlarının bütün hakları ellerinden alındı. Neden? Roma deplasmanından dönerken trene zarar verdiler diye. Tribün dışında yaşanmış hatta olmamış bir olay. Amaç sadece yasaklamak.

Ayrıca ultralar amaçlarından da saptı zaman içerisinde. Bazı liderler kulüp patronlarıyla hatta futbol federasyonuyla bağlantılı, bir kısmı bu işten ekmeğini de kazanmaya başladı satılan materyallerden. Organize suçlara bile karıştılar. Daha hiç politik konulara girmedim bile düşün. Bütün bunlar o ruha zarar veriyor doğal olarak. Ama hala ayakta kalan gruplar var: Sampdoria, Atalanta, Pisa ve birkaçı daha hala eski ultra ruhunu yaşatmaya devam ediyor bütün bu olumsuzluklara rağmen.

Apolitik tribünler… Gerçek mi yoksa sadece teori mi? Nedir çözüm?

S.L.: Apolitik tribünler her zaman mümkün ama konu ultralar ise imkansız. Çünkü zaten ultra hareketinin kaynağı politika. Demek istediğim, 1960 yılların sonunda bu hareket ortaya çıkarken zaten döneme özgü siyasi hareketlerle kaynayan bir ülke durumundaydı İtalya. İlk ultra gruplar İtalya`daki radikal bir örgütü model olarak almıştı. Tüm kuşağın değişim aradığı bir dönemdi. Kimisi radikal partilere girdi, kimi de neofaşist akıma kapıldı. Kuşağın bir kısmı hali hazırda aktivist iken bir kısmı da tutucu ve baskıcı ortamda değişim arayan kabuğunu kırmak isteyen insanlardı. İlk ultralar için model teşkil eden de radikal aktivistlerdi. Onlardaki imajı tribünlere adapte etmek daha kolaydı. Grupların ilk isimlerine baktığımızda anlaşılır ne demek istediğim: AS Roma`nın Fedayn`i… Sonrasında Verona`nın Brigate Gialloblu grubu, Inter`de Potere Nerazzuro, Juventus`ta Autonomia Bianconera gibi.

Ama o zamanlar takımları herşeyin önündeydi her ne kadar bu şekilde aktivistleri referans aldılarsa da. Faşist adamlar komunistlerle beraber maç izleyebiliyordu. Politika sorun değildi insanlar için, takım sevgisi sorundu. Kimisi politik farklılıkları dert ettiyse de genelde ultras birlikteliği ön plandaydı. Kısacası ultralar politikayla her zaman haşır neşirdi, ama sadece içerik olarak. Kimse tribünde politik aktivitelere girişmezdi. 1980li yılların sonundan itibaren bu durum değişti hala da değişiyor. Bu dönüşümün nedeni ortaya çıkan aşırı sağcı gruplar. Tribünlerde etkili taraf olmaya başlamalarından itibaren problemler de başlıyor. Çünkü ultra kültürünün temelini atan insanların büyük kısmı sol politikadan geliyordu. Şimdi ise tam tersine neofaşist fikirler yaygınlaşıyor özellikle arayış içindeki genç kesimde. Bu yeni bir trend tabi hala ultraların büyük çoğunluğu ya politikaya bulaşmamaya çalışıyor, ilgilenmiyor ya da eski köklerine sahip çıkıyor.

Tribünlerdeki baskın ideolojiyi görmek için bayraklara ve pankartlara bakmak yeterli. 80lerin sonundan itibaren İtalya`da beliren sosyal değişim de sağcıların ekmeğine yağ sürüyor. Artan göçmen nüfus nedeniyle provokasyonlar genç kesimde direk etkili.

Uzatmayayım… Tekrar soruna dönersek, bunun için bir çözüm bulmak zor çünkü ultras her zaman kararları kendi içinde verir. Apolitik tribünler de bulabilirsin ama politik tribünler her zaman olacaktır. Sorun o politik imaja inanıp inanmamakta. Ne Livorno tribünleri tamamen komunist ne de Verona tribünleri tamamen faşisttir. Tersi mümkün değil.

   -Alıntıdır

RTE

"Dürüst olalım, samimi olalım. Büyümeyi bir hedef olarak koyarsınız, ama bunun üstünü de yakalayabilirsiniz, altında da kalabilirsiniz. Bu dünyada değişen şartlarla bağlantılı olan konulardır. Teğet geçer dedim. Bunu size ezberlettiğim için de çok mutluyum, bunu öğrendiniz. Burada geometrik bir ders almanız lazım. Teğet geçmek de bir dokundurmaktır. Orada bir zarar verecek zaten, bunu da bilmeniz lazım.”

R.T.E
Resimdeki şahıs 1970li yıllardan beri "Kürtçülük" hareketinde olup 70li yılların sonunda ayrılıkçı Kürt terör örgütü PKK'yı kurup 1984ten itibaren bu amaç uğruna kan akıttı, ardından 1999da yakalanarak cezaevine kondu. Yıl 2011; 40yıldır bu işin içinde olan adam gözler kendisine çevrilince nedense uğruna baş koyduğu, taş üstünde taş bırakmadığı yolun bir haritasını bir türlü kamuoyuna sunamıyor! Ne fikir sahibi lidermiş be!

p.s: "Hayatımda elime silah almadım" lafına ithafen silahlı resmini koymayı seçtim.
İngiliz Kralı'nın aşırı vergi yüküne karşı Boston Limanı'ndan başlattıkları ayaklanmayla, son 100 yılın en güçlü devletini kuran Amerika Birleşik Devletleri'nin, her daim uluslararası dengeleri belirleyen politikaları olmuştur.
Bunları neye göre, ne şekilde belirlediği; , kimler tarafından belirlendiği ise birer muammadır ki sonuçları açısından hep ilgi çekici olmuştur.

Tarihte biraz hafıza yoklamamız gerekirse, en yakından kendi coğrafyamıza bakabiliriz.

ABD, Ruslara karşı Hindistan, Pakistan, Afganistan ve hatta İran'ı hep etkisi altında ve dengede tutmaya çalıştı. Yakın zaman da süikastte kurban giden Pakistan Devlet eski Başkanı Benazir Butto'nun babası Zülfikar Ali Butto, ABD'nin onayı ve desteğiyle, general Ziya-Ül Hak tarafından devrilip idam edilmişti. Hak kendi otoritesini sağlamlaştırmak için, 1980 sonrasında ABD'nin desteğiyle sınır bölgelerinde ki aşiretlere oldukça geniş özgürlükler tanıdı. Bu aşiretler ise daha sonraki yıllarda bölgede kendi otoritelerini ilan edip Pakistan için sınrı sorunları yaratmaya başladı. Daha sonradan ABD ise Pakistan üstünde bu sınır sorunları ve terörist sızmalar yüzünden baskı oluşturdu.

ABD aynı zamanlarda Ruslar'ın Afganistan işgaline karşı Pakistan'ı kullanarak, Afganlara destek verdi. Afgan mücahitleri CIA eliyle eğiterek silahlandırdı. Bunun için hem İsrail, hem Mısır, hem de Suudi Arabistan'ı kullandı. O dönem eğittiği Afganlar savaş sonrasında, ilişkilendirildikleri Suudilerle birlik olup ABD'ye silah doğrulttu. Usame Bin Ladin'in ABD tarafından finanse edildiği bilinen bir gerçektir. Sonrasında ABD, zamanında Sovyet işgalinden kurtardığı Afganistan'a bu sefer kendisi girdi. Sovyetlerin o dönem tezi, Afganları "özgürleştirmek"ti, bu tezi yıllar sonra ABD sahiplendi.

ABD yıllarca, İran şahı Rıza üstünden oyunlar oynadı. Yeri geldikçe ülkedeki ulema sınıfını kolladı. Sonrasında ulemalar, Şah'ı devirip yerine Humeyni'yi geçirince, ABD en azılı düşmanını yaratmış oldu. Ama gelin görün ki ABD'nin İran'la diplomatik ilişki kurmadığı, aynı masaya bile oturmadışı, devamlı tehdit ettiği bu dönemde, ABD'nin İran'a ihracatı "546 milyon dolar"a çıkıyor. Zaten, 80'li yıllarda ezeli düşman olan Pakistan ile İsrail'i aynı operasyonda birleştirip birbirlerine silah sattıran da (Afganistan için) ABD'ydi.

İran palazlanınca, Irak'ı yani Saddam Hüseyin'i de silahlandıran ve 8 yıl İran'la savaşmasına destek veren de ABD'ydi. Yıllarca Irak yönetimine karşı bir koz olarak tuttuğu Kürt'leri de Saddam Hüseyin'e veren de ABD'ydi. Hüseyin petrolü euro ile satmaya başlayınca, dostluğu bitirip idam eden de, yine onlardı.

Ortadoğu'ya mıh çivisi gibi 1948'de İsrail'i diken, sonra Araplarla savaşında İsrail'e destek veren, ama her ne hikmetse, hala yabancı ülkelere yaptığı mali desteğin yüzde 20'sinden fazlasını Mısır'a yapan da ABD... Ama Mısır ile İsrail'de ebedi düşman.

21 Ocak 2011 Cuma

Musics for Unrequited Love

David Gray - Be Mine

Toni Braxton - Unbreak My Heart (pf)

Sezen Aksu - Vazgeçtim

Franz Ferdinand - Auf Asche

Muse - Unintended

Pink Floyd - Wish You Were Here

Alison Krauss - It Doesn't Matter

Heart - Alone

The Script - The Man Who Can't Be Moved
Pearl Jam - Black

Ray parker - One Sided Love Affair
Kings of convenience - Winning a War Losing the Battle
Anathema - One Last Goodbye

20 Ocak 2011 Perşembe

Zeitgeist Film Metni


Güce sahip olan insanlar, güçlerini sizin devamlı olarak aldığınızdan ve yönlendirildiğinizden emin olmak için kullanıyorlar. Kitleler özellikle politik alanda yaşanan gerçekleri öğrenme yetisine sahip değiller. Gerçeği topluma söylemeden, düşünmemizi istedikleri şeyleri kurnazca empoze ediyorlar.

Örneğin, Halkın çoğunluğu Irak istilasının her geçen gün kötüye gittiğine inanıyor ve mezhep çatışmalarının sona ermeyeceğini düşünüyorlar. Halkın göremediği şey ise, Irak’taki işlerin devletin arkasında bulunan adamların tam da istediği gibi gittiği.


“ Bu savaş uzamalı ki, bölge parçalanabilsin, petrol şirketleri kurulabilsin, silah tüccarları için karlı sözleşmeler devam edebilsin. Ve en önemlisi de, İran ve Suriye gibi petrol sahibi diğer aykırı ülkelere zıplama tahtası olarak kullanılabilecek kalıcı askeri üsler kurulabilsin.

Irak’ın yapılanmasının ve sivil savaşın maksatlı olduğuna dair kanıt göstermek gerekirse;

2005 yılında, iki üst düzey İngiliz SAS subayı, Araplar gibi giyinip, arabayla sivillerin üzerine ateş ettikleri için, Irak polislerince yakalandı. Tutuklanıp Basra Hapishanesi’ne konuldu. İngiliz Ordusu, askerlerin derhal serbest bırakılmasını istedi. Basra hükümeti, bunu reddedince ingiliz tankları geldi ve hapishaneyi yıkarak askerlerini oradan çıkardı.
Eğer bir bölgeyi yok etmek isterseniz bunu nasıl yaparsınız?

Bunun iki yolu vardır. Oraya gidip, bombalama falan yaparsınız. Tabi ki bu çok da etkili bir yöntem değildir. Yapmanız gereken şey, orada yaşayan insanlara birbirlerini öldürtmektir. Ve bu şekilde onların yaşadıkları bölgeyi, tarlalarını yok edersiniz. İşte o bölgede de yapılan bu.
Bir düşmanı yok etmenin yolu, onun kendi kendisini yok etmesini sağlamaktır. Bunu da askerleri ikiye bölerek yaparsınız. Sonra iki tarafı da beslersiniz. Çift taraflı çalışan ajanlarınız her iki tarafı da kışkırtır. Ve birbirlerini öldürürler.

Artık bazılarımızın bu gerçeğe uyanmasının vakti geldi. Anlatmanız gereken şey, imparatorluklar kurmak isteyen bazı insanlar, feth etmeye çalıştıkları insanları yönlendirerek hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.


kendi kendinize; “ Neden tüm insanlık baştan aşağı dev bir medya ağıyla kuşatılmış diye sorabilirsiniz. Ya da, ABD hükümeti, devlet okulları sistemini finanse etmeye başladığından beri neden Amerikan Eğitim Sistemi’nin giderek kalitesizleştiğini düşünebilirsiniz.


Hükümetiniz elde etmek istediği kadar ödüyor. Devletin finanse ettiği eğitim kurumlarına baktığımızda ve bu eğitim kurumlarında eğitilen öğrencileri, onlara verilen eğitimi gördüğümüzde, mantığımız kavrıyor ki, bu okullarda devre dışı bırakılanlar her neyse eyaletin ve federal hükümetin işine gelmiyor. Zaten bu yüzden ki değiştiriyorlar.



Devlet ne sipariş ediyorsa onu elde ediyor.


Çocuklarınızın eğitilmelerini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenCeyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi.

İnsanların zihinlerini meşgul tutmak için... Yanı çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor.

Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında bile değilsiniz.



Amerikalı bir televizyon programcısının söylediklerine kulak veriniz lütfen:


Başınız Belada!...
Çünkü siz ve diğer 62 milyon Amerikalı şu an beni dinliyor.

Çünkü %3 den daha azınız kitap okuyor. %15’ den daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz. Şu anda dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran, ilahi bir vahiy gibi...

Bu ekran, başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor. Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç... ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz. Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem lanet olası propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne bok sunulacağını kim bilebilir!

Şimdi beni dinleyin...Beni dinleyin:

Televizyon gerçek değildir! Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır.

Biz eğlence dünyasındayız. Ama sizler, sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey bizleriz. Burada döndürdüğümüz ilizyonlara inanmaya başladınız ve televizyondakilerin gerçek kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız.

Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz. Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz. Onun gösterdiklerini yiyorsunuz. Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz!... hatta onun dediği gibi düşünüyorsunuz.

Bu tamamen saçmalık... sizi manyaklar!

Tanrı aşkına... Sizler gerçeksiniz, hayali olan biziz...


***

Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki düzmece bir yaşam, sürekli olarak din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor.

İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.



2005 yılında Kanada, Meksika ve A.B.D. arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma halka duyurulmadı, kongrede oylamaya sunulmadı ve A.B.D.-Kanada-Meksika arasındaki sınırları kaldırarak onları bir birlik haline getirdi. Buna “Kuzey Amerika Birliği” adı verildi. Bunu neden hiç duymadık diye kendinize soruyor olabilirsiniz. Aslında bu konuyu bilen ve haber yapmaya cesaret eden sadece bir gazeteci var.

-Bush yönetiminin sınırları kaldırma politikası ve bu ülkenin göçmenlik kanunlarını hiçe sayan kararları, aslında büyük bir planın parçası.

Başkan Bush, bu anlaşmaya imza atarak, bildiğimiz anlamda Birleşik Devletlerin sonunu getirdi. Ve ne A.B.D. parlamentosunun ne de Birleşik Devletler halkının onayını almaya ihtiyaç duymadı. Bu çok az kişinin bildiği bir anlaşma.

Yine yatırımcı sınıfından çok üst düzey birkaç kişi tarafından gerçekleştirildi. Fakat işçi sınıfından insanların ve ülkemizdeki bir çok şehrinden ya da siyasi partisinden siyasi yetkilinin bu konu hakkında hiçbir bilgisi yok. Bu bir ticaret anlaşması değil. Bu söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarının elinden alınması demek. Ve ayrıca Amero adında tamamen yeni bir para biriminin kabul edilmesi gündemde.

Bence, dolar sahibi insanların ilgilenmesi gereken bir şey Amero. Ama kimse bu konuda konuşmuyor. Bence Kanada, Meksika ve A.B.D. de yaşayan herkesin hayatını derinden etkileyecek.

Amero’nun Kuzey Amerika Birliğinin yeni para birimi olması düşünülüyor. Zaten şu anda Kanada A.B.D. ve Meksika arasındaki sınırların kaldırılması konusunda çalışmalar sürdürülüyor. Tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi ve Dolar, Kanada Doları ve Meksika Pezosu yerine yakında Amero geçecek. Bu anlaşma ile Amerikan anayasası sonunda çöpe atılacak. Böyle bir olayın tüm büyük gazetelerin manşetlerinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Bu hareketin arkasında bulunanlar, medya sektörünün arkasında bulunanlarla aynı kişiler ve size bilmemeniz gereken şeyleri söylemezler.

Kuzey Amerika Birliği; Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve yakında kurulacak Asya Birliği ile aynı yapıdadır. Ve hepsinin arkasında aynı kişiler vardır.

Ve zamanı geldiğinde;

Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Asya Birliği birleşecek ve bu adamların 60 yıldır üzerinde çalıştıkları planın son aşaması gelecektir.

“Tek bir dünya devleti”


“Bir dünya devletini istesek de istemesek da kurmalıyız. Asıl soru bu devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır.”

(Paul Worburg-Dış İlişkiler Üyesi-Federal Rezerv Sisteminin kurucusu)


Washington Post, Newyork Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrılarımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yılı aşkın bir süredir tuttukları için teşekkürü bir borç biliriz. Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi dünya üzerindeki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu. Dünya her geçen gün daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde dünya devletine doğru ilerlemektedir. Entelektüel elit bir kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz tek uluslu oluşumlardan daha caziptir. (David Rockefeller-Dış İlişkiler Üyesi)


“Tek banka, tek ordu, tek bir güç merkezi ve eğer tarihten bir şeyler öğrenmişsek , o da gücün zarar verdiğidir. Mutlak güç ise mutlak zarar verecektir.” (Aaron Russo-Bir film yapımcısı ve eski bir siyasetçi)



Nicholas Rockefeller, ünlü Rockefeller Bankacılık ve iş hanedanlığının bir ferdi. Nicholas Rockefeller ile çok yakın bir dostluk sürecinin ardından, Aaron bir süre sonra görüşmeyi kesti. Bakın konuyla ilgili Aaron neler anlatıyor:



- Tanıdığım bir avukat birgün beni aradı ve şöyle dedi:

“ Rockefeller ailesinden biriyle tanışmak ister misin?” ben de “olur, çok sevinirim” dedim. Sonra dost olduk ve bana bir çok şey anlatmaya başladı. Ve bir gece bana şöyle dedi:

“Bir olay olacak Aaron, ve o olaydan sonra Afganistan’a gireceğiz. Bu sayede Hazar Denizine boru hattı döşeyebileceğiz, Irak’a gidip, oradaki petrolü alacağız ve Ortadoğu’da bir üs inşa edeceğiz. Ve oradan da Venezuela’ya gidip Chavez’den kurtulacağız.”

İlk ikisini bitirdiler. Chavez’i daha bitirmediler. Ve şöyle dedi:

“Asla bulamayacakları biri için mağaraları araştıran bir sürü adam göreceksin.”


Teröre karşı verdiğimiz savaş ve aslında gerçek düşman olmaması konusunda konuşup gülüyordu. Bu savaşın nasıl asla kazanılamayacak bir savaş haline getirildiğini anlatıyordu. Bunun, sonu olmayan bir savaş olduğunu, bu şekilde insanların özgürlüklerinin ellerinden alındığını söylüyordu.

Ben de şöyle dedim:

“İnsanları, bu savaşın gerçek olduğuna nasıl inandıracaksınız?” O da:

“Medyayla... Medya herkesi bunun gerçek olduğuna inandırabilir.” Dedi.

Bir şeyler hakkında konuşmaya devam edersen ve aynı şeyleri tekrar tekrar söylersen, insanlar sonunda buna inanacaktır.” Dedi.



Biliyorsunuz, 1913 yılında Federal Rezerv’i yalanlarla kurdular. Sonra 11 Eylül’ü yarattılar. Ki bu da başka bir yalandı. 11 Eylül sayesinde teröre karşı savaş başladı ve birden Irak’a gittik. Bu da bir başka yalandı. Ve şimdi de aynı şeyi İran’a yapacaklar. Oradan oraya, oradan oraya, oradan da oraya geçip duruyorlar. Ben de sordum:

“Bunu neden yapıyorsunuz? Buradaki amaç ne? Dünyadaki bütün paraya sahipsiniz. Hem de istemeyeceğiniz kadar bütün güce sahipsiniz. İnsanların canını yakıyorsunuz. Bu kötü bir şey.” Ve bana şöyle dedi:

“İnsanları neden umursuyorsun ki? Kendini ve aileni düşün yeter.”

Ve sonra şöyle dedim:

“Tamam da asıl amaç ne?” şöyle dedi:

“Asıl amaç, dünyadaki herkese çip takmak. RFID çipi yerleştirmek. Herkesin parası ve sahip oldukları her şey o çiplerde olacak ve eğer birileri bizi protesto ederse ya da yaptıklarımızı eleştirirse, çiplerini kapatacağız.”


Evet, doğru...Mikroçip...


2005 yılında meclis, göçmen kontrolü ve tabi ki teröre karşı savaş bahanesiyle “Gerçek Kimlik” kanununu kabul etti ve Mayıs 2008 de hayata geçecek projeye göre, her birimiz içinde kişisel bilgilerimizi barındıran ve taranabilir barkod’a sahip bir “Federal Kimlik Kartı” taşımak zorunda kalacağız. Halbuki bu barkod, sadece bir geçiş aşaması. Bu kimlik kartına daha sonra radyo frekansları sayesinde gezegendeki her hareketimizi takip edebilecek bir VeriChip RFID izleme modülü eklenecek. Eğer bu size saçma geliyorsa bilginiz olsun. Bu RFID izleme çipi yeni çıkan tüm Amerikan pasaportlarında mevcut.

Ve son aşama İmplant çip... bir çok insana farklı sebeplerle çoktan kabul ettirilmiş bir dayatma.

-Florida’da bir ailemiz var. Gerçekten de cesur bir yeni dünyanın gerçek öncüleri. Vücutlarına mikroçip kimlik aygıtları yerleştirilmesine gönüllü olan ilk insanlar.



-11 Eylül’den sonra ailemin güvenliği konusunda kaygı duymaya başladım.(Bir Amerikan Vatandaşı)

-Kolumda kalıcı olarak yerleştirilmiş ve beni tanımlayan bir şey olmasını düşünemiyorum. .(Bir Amerikan Vatandaşı)


sonunda herkes, monitör kontrollü bir şebekeye dahil olacak ve yaptığınız her hareket kaydedilecek. Ve eğer çizgiden saparsanız çipinizi kapatabilecekler.

Bu aşamadan sonra, toplumun her davranışı çiplerle olan etkileşimi çevresinde dönecek. Eğer gözlerinizi açıp görebilirseniz, bu sizin geleceğiniz için çizilen bir resim.

Tek merkezli bir dünya ekonomisi, herkesin her hareketinin, her icraatının izlendiği ve kaydedildiği bir dünya. Haklarımızın olmadığı...

Ama aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler, insanlara zorla dayatılmayacak. İnsanlar bunları talep edecek.

Toplumun yaratılan korkuyla ve bölücülükle kasıtlı olarak yönlendirilmesi, insanları güç ve gerçeklik duygusundan tamamen kopardı. Yüzyıllar öncesinden milenyuma kadar işlenen bir süreç...



Din, vatanseverlik, ırkçılık, varlık, sınıf ve diğer her türlü keyfi ayrılıkçı düşünce yapısı ve kibir, birkaç insanın ellerinde kolayca şekillenebilecek, kontrol edilebilen bir toplumun yaratılmasına hizmet etti.

Parola “Böl ve yönet.”

Ve insanlar kendilerini, her şeyden soyutlatmış olarak görmeye devam ettikleri sürece, köleleştirmeye boyun eğmiş olarak kalacaklar. Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar. Ayrıca biliyorlar ki, eğer insanlar doğaya bağlı oldukları gerçeğini anlarlarsa ve içlerindeki gücün farkına varırlarsa, yarattıkları ve soyup soğana çevirdikleri tüm bu zeitgeist kağıttan evler gibi yıkılacak.

18 Ocak 2011 Salı

bugün pazar.

bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldanmadan durdum.

sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

toprak, güneş ve ben...

Nazım Hikmet Ran

10 Ocak 2011 Pazartesi

hayır, hiçbir şeyden pişman değilim

Edith Piaf'ın bilinen, sevilen çok şarkısı var ama ben Non, Je ne regrette rien'i paylaşmak istiyorum sizinle zira kendisi "Bu benim, bu benim hayatım" diyor.

7 Ocak 2011 Cuma

Sevmek biraz da umut etmektir, hayal kurmaktır.

Çağırdığın zaman gelmiyormu? Bırak gelmesin, böylesi daha iyi. Onu yokluğunda sevmeye devam et bekle.Bekle ki, yüreğini özlemlerin en güzeli doldursun, bir ateş sarsın her yanını. Böylesine ateşler içinde yanarken bile, yanlız onu düşün, yaşam gücün onunla artsın. Farzet ki yanında, avuçlarının serinliği ellerinin sıcaklığına karışıyor. Gözlerinde eriyor gözlerin. Sana istediğin beklediğin herşeyi söylüyor. Seni sevdiğini, sensiz yapamayacağını. İnanacakmısın? Hayır değilmi? Çünkü seni sevmediğini ve sevemiyeceğini biliyorsun. Birbiriniz için yaratılmamışsınız. Apayrı dünyalarınız. O hep yalan söylüyor sana. Sen nasıl yıllardır onu aramış bulmuşsan, o da bir başkasını arıyor. Belki yarın bulacak, belkide hç bulamayacak. Ne değişir? Sen değilsin onun aradığı.

Boşuna aldatma kendini. Gülüşlerinden bakışlarından, yada gelişi güzel söylediği şeylerden bambaşka bir mana çıkarmaya çalışma. Bu gelen o değil diyorum anlasana. O hiç gelmeyecek sana. Daha çok bekleyeceksin. Sevmek biraz da umut etmektir,hayal kurmaktır. Birgün geleceğine inanıyormusun? Onunla avut kendini. Ama düşün, hiç gelmeyeceğini anladığında, yıkılışında büyük olacak. O zaman kendini anne yanlızlığının kollarına atacak, ağlayacaksın. Seni teselli etmeye yanlızlığın da gücü yetmeyecek artık. İster istemez ölümü düşüneceksin. Fakat ölüm bile seni istemeyecek, kabul etmeyecek. Çeşitli sebepler yaşamanı gerekli kılıyorsa, nasıl ölebilirsin? Görüyorsun ya, ona bir an içinde olsa seni kaybetmenin acısını tattıramayacaksın. Çaresizliğin bu kadar derin işte.

O bir gün yanılıp sana gelse bile, sadece şekil olarak gelecek. Onu hep bir başkasıyla paylaşmak zorunda kalacaksın. Eti seninle olacak, ruhu başkasıyla. Hiçbir zaman onun bütününe sahip olamayacaksın. Aranızda hep bir perde bulunacak. Kara kapkara bir perde değil yırtmaya onu bir parça aralamaya bile gücün yetmeyecek. İkinizde ayrı ayrı oyunlarınızı oynamaya devam edeceksiniz. O senden habersiz sen ondan habersiz... Söyle, bu kupkuru beraberliğin bir tadı varmı? Bu ruhsuz kavuşma hüzünden ve iç kırıklığından başka ne getirdi sana?

Öyleyse bırak hiç gelmesin. Böylesi daha iyi. O senin özlemlerinin içinde güzel. Gelirse büyü bozulacak. Karşında onu değil bir başkasını bulacaksın. Sana en uzak haliyle en yakın olacak bir başkası! Bulduğunu sanma, yanılıyorsun. Onu aramaya devam et, en iyisi aramak...

Ümit Yaşar Oğuzcan - aşka dair nesirler

1 Ocak 2011 Cumartesi

Çok yakında ismini duyacagınızdan eminim



Şarkının adı Mon ami sans voix
Albümün adı Riche à Millions
Sayfaları da bunlar:
http://www.myspace.com/tompoisson
http://www.tompoisson.com




Çok yakında ismini hepinizin duyacagından eminim.

Karar ve bilgelik

Taoizm öğreticisinin kurucusu olan Lao Tzu'nun müthiş bir hikayesinden bahsetmek istiyorum.. yazının sonunda taoizm ve lao tzu hakkında da ufak bilgiler ve kaynaklar vereceğim.

Köyün birinde ihtiyar bir adam varmış.. Ama bu ihtiyar adamın öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki bu beyaz atın güzelliği kralın kulağına kadar gitmiş.. Daha sonra bu atı gören kral servetinin büyük bir kısmını ata sahip olabilmek için ihtiyara teklif etmiş ama ihtiyar ''o benim için bir hayvandan çok bir arkadaşı temsil ediyor, insan hiç arkadaşını parayla satar mı ?'' demiş ve kralın servetini rettetmiş.. Ancak bir kaç gün sonra ihtiyar adam sabah uyandığında o dillere destan beyaz atın yerinde olmadığını yerinde olmadığını görmüş.. Bunun üzerine köy halkı ihtiyarın yanına giderek ''gördün mü ihtiyar eğer kralın servetini kabul etseydin şu an beş para kazanmadan atının kaçmasına göz yummaz servet içinde yaşardın'' demiş. Ancak ihtiyar köylülere '' atımın şu an yanımda olmadığı doğru ama ondan sonraki söyledikleriniz sizin yorumunuz, karar vermek için bu kadar peşin hükümlü olmayın'' cevabını verince köylülerin alay konusu olmuş. Derken aradan geçen birkaç günlük zaman zarfında o dillere destan güzellikteki at peşine taktığı bir düzine vahşi at ile birlikte ihtiyarın yanına kaçtığı yerden geri dönünce bütün köy halkı şaşkın bir vaziyette ihtiyardan alay ettikleri için özür dilemeye gitmişler '' ihtiyar sen haklı çıktın o atın kaçması senin için şanssızlık değil şansmış baksana artık bir düzine atın oldu'' demişler. Ancak köylülere ''sizde acele karar verme hastalığı var, atımın 12 at ile geri döndüğü doğru ancak bundan sonrasının şans mı şanssızlık mı olduğu sizin yorumunuz'' cevabını verince ihtiyarın akli durumundan şüphe edip tekrar varmışlar köylerine. Bir kaç gün sonra kendisine bakan tek kişi olan çocuğu vahşi atları ehlileştirirken atların birinden düşerek bacağını kırmış. kendisine geçmiş olsun ziyaretine giden köylünün '' ihtiyar yine sen haklı çıktın o atlar sana şans değil şanssızlık getirdi işte sana bakan tek kişi olan çocuğun artık yatalak durumda şimdi eskisindende daha fazla yardıma muhtaç bir durumdasın'' demişler. Bunun üzerine ihtiyar her zamanki bilge kişiliği ile köylülere '' çocuğumun ayağının kırıldığı bir gerçek ama bundan sonrası sizin kararınız'' demiş ve iki kez yanılan köylüler bu sefer hiçbirşey diyemeden ihtiyarın yanından uzaklaşmış. Derken kral savaşın patladığını ve ülkede eli silah tutan bütün gençlerin savaşa katılacağını duyurmuş. ancak bu savaş çok güçlü bir devlet ile yapılacağı için kazanılma ihtimali hemen hemen hiç yokmuş. Köydeki bütün gençler orduya dahil edilmiş.. sadece bir tek ihtiyarın oğlu sakat olduğu için orduya alınmamış.. bunun üzerine ihtiyarın yanına gelen köylüler '' ihtiyar yine sen haklı çıktın senin çocuğun yanında oysa bizimki belki bir daha geri dönmemek üzere yanımızdan ayrıldı meğerse senin çocuğunun ayağının kırılması senin için talihsizlik değil şansmış'' demişler. Bunun üzerine ihtiyar siz yine aynı hastalıktan kendinizi kurtaramayıp acele karar verme hastalığınızı sürdürüyorsunuz evet doğru benim çocuğum yanımda, sizinki askerde ama bunların hangisinin şans ya da şanssızlık olduğunun kararını nasıl verebiliriz ?

Lao Tzu hikayesini şu öğreti ile tamamlamış:

Hayatta hiçbirşey için acele kararlar vermeyin ve bundan kesinlikle kaçının. Karar aklın durması halidir.. Karar verdiğinizde akıl düşünmeyi ve gelişmeyi durdurur.. ancak akıl daima insanı bir karar almaya zorlar.. çünkü gelişme halinde olmak tehlikeli ve huzursuz edicidir. oysa gezi hiçbir zaman bitmez.. Hayatta bir yol biter başka bir yol başlar, bir kapı kapanır başka bir kapı açılır.. Bir hedefe ulaşırsanız hayal dahi edemeyeceğiniz daha büyük bir hedefin hemen yanı başınızda olduğunu görürsünüz

Lao Tzu ve toizm öğretisi : Çinde ve korede oldukça yaygın olan taoizm felsefesi ve öğretisinin kurucusudur. Kurduğu felsefe iyiliğe iyilikle olduğu kadar kötülüğe dahi aynı şekilde iyilikle karşılık vermeyi öngörür ki böylece dünyada iyilik kavramının yaygınlaşması ve kötülükle özdeşleşecek her türlü kavramın iyilik değerleri altında ezilmesi ister istemez gerçekleşicektir. Genel olarak ve ahlaki bazda kabul görmüş merhamet, sevgi, mütevazilik, kibirden uzak kalma gibi kavramlar bu öğretinin temel prensiplerindendir. daha fazla bilgi için:

http://dunyadinleri.com/taoizm.html
Bence Dünyanın en güzel klibi